Derler ki; yıldızların ötesinde başka yıldızlar varmış. Yedi kat göklerden öte başka göklerde, astronomiden, astrolojiden, zodyaktan, tüm uğursuzluklardan uzak, tanrı nurunun ışıklarında, birbirlerinden ayrılmadan dururlarmış.
Birkaç gündür zihnim orada.
Geçmişteki SIR soytarılıklarıma kıyasla derin huzur verdi.
Hissettim ki; her şey iyilikle, iyilik için. Başımıza gelen ne varsa iyi.
Hissettim ki; büyük birliğin, büyük uyumun her zaman parlayacak bir parçasıyım.
Aynı evde bile üç-beş yıldan fazla oturamayan göçebe ruhum için geçici bir his bu.
Olsun, yine de iyi geldi.
Geçen yazımda bahsettiğim tatlı heyecanla başladığım yolculuk tatlı değil yakan heyecanlarla devam etmişti.
Annemin tansiyonu 22`ye 12`yi bulunca, annem içinde, biz bahçesinde birkaç günümüz hastanede geçti.
İyi şimdi çok şükür.
Kriz anlarında belli olurmuş insan. Sakin, sabırlı, hatta ağırkanlı denen ben, hızın içinde kaybolurken bile yavaşlığı seven ben, kriz anlarında kaynarım, hele sağlık söz konusu olunca.
Bundan altı yedi yıl evvelinde, büyük tansiyon 27`yi görüp annem aramızdan 45 dakikalığına ayrıldığında kelimenin tam anlamıyla -delirmiştim-. Benden beklenmeyen şekilde değil fayda, annemle birlikte herkese ve kendime zarar verecek haldeydim.
Hastane yolunda gözlerini neredeyim diye ilk açtığında, o dönem en çok istediğini yalandan söyleyivermiştim, hayata tutunsun diye, “anne hamileyim”.
Bu sefer yüreğimin yanında, anneannesine talimatlar veren, “derin nefes al anneannecim, birazdan geçecek, hiç acımayacak, büyüyünce bitecek” diyen, sakin, her şeyden emin, güvenli ve güven veren minik bir yürek, avucumda her şey yolunda diyen küçücük bir el vardı.
Daha aklı başında, sorumlu, bilinçli, tutarlıydım yani.
Yine de doktorunun ve hemşirelerin anneme söylediği; “siz çok sakin, çok iyisiniz, kızınızı yatıralım yerinize.”
Geçen sefer hamileyim yalanını üçüncü şahıslar nezdinde düzeltmeyi unutunca cihazların yanına, odalara girişimde zorluklar yaşıyordum. Bu sefer, minicik temizcik korunsun diye bahçelerde dolaşıyordum.
Geçen sefer hastaneye ev giysisiyle getirdiğimiz için söylenip duran, tomografi cihazına girebilmesi için topuzu bozulacak diye tokasını çıkarttırmayan annem güldürüyordu o dehşet anlarda.
Bu sefer bahçede beş dakikada bir önce topuz, sonra yanlardan iki topuz, sonra atkuyruğu, sürekli saç modeli değişiklikleri isteyen, üstündekinin istediği kıyafet olmadığını her gördüğüne dillendiren süslü anneannesinin süslü torunu.
Geçen sefer sürü sürü geçen turnaları görüyordu annem pencereden, benim bakıp bakıp göremediğim, bu sefer güvercinleri.
Annemle babamın hastane serüvenlerinde bu kuşlar hiç bırakmaz bizi.
Yapılacak bir şey kalmadığı bildirilip babamı hastaneden çıkarma işlemleri devam ederken babam sonradan anlattığı üzere bir şeyler görüyordu. İki kartal yükseklere çıkarmış onu götürüyordu. Birden biri diyordu ki; yanlış adamı almışız bırak. O yükseklikten bırakıyorlardı babamı, babam hızlıca yatağa düşüyordu. Ertesi gün çıkardık hastaneden ve birlikte üç hediye, üç sağlıklı yıl yaşadık.
Derler ki; bu dünyada eşitlik, adalet, sadakat yaşanmadıkça, kadınla erkeğin, bizle ötekinin kaydı ayrı tutuldukça, sevgiden uyumdan birlikten uzaklaştıkça “öte dünyadaki mutluluk” vaadi daimdir.
Sevgiyle,
Gülden.
İlk şiirlerimden:
KAFDAĞINA YOLCULUK
İnanıyorum ki bir gün,
Aydan güneşten uzaydan bıkılacak.
Ve belki de,
Füzelerle
Kafdağı’na çıkılacak.
(1986)
|